The Souvenir

İngiliz yönetmen Joanna Hogg’un yazıp yönettiği, Martin Scorsese’nin yapımcılığını üstlendiği, başrollerinde Honor Swinton ve Tom Burke gibi oldukça yetenekli isimlerin bulunduğu film; The Souvenir. Film aynı zamanda Sundance Film Festivali’nde fazlaca alkış almış ve Dünya Sineması bölümünde Jüri Büyük Ödülü’nü kazanmış.

Çok sevdiğim bir dostum bu filmle ilgili “bir çöküş hikayesi” tabirini kullanmıştı, sanıyorum ki bu filmi en iyi özetleyecek tabir de tam olarak bu. Filmi izlemeyenler için filmin içeriğinden detaylıca bahsetmeyecek, yalnızca birkaç şeye değineceğim…
Film, 80’ler İngiltere’sinde geçmekte. İki saatlik, su gibi akan bir zaman diliminde bir ilişkinin başlangıcından bitimine kadar olan serüvene tanık oluyoruz. Honor Swinton yani Julie ilk uzun metrajlı filmini çekmek isteyen ve bunun için senaryo yazmakta olan bir sinema öğrencisidir. Partneri Tom Burke yani Anthony ile de bu süre zarfında tanışır. Tanışmaları ile birlikte hem Julie’nin filmi çekme çabalarını, hem Anthony ile olan karmaşık ilişkisini hem de ailesi -özellikle annesi- ile olan ilişkisini izliyoruz. Olaylar Julie’nin etrafındaki bu film-aile-sevgili üçgeninde dolaşıyor fakat bu üçgenin bizi daha çok sarsacak olan ucu da şüphesiz Anthony oluyor. Julie yeni tanıştığı Anthony ile ona danışmak ve filmiyle ilgili konuşmak adına birkaç defa buluşur. İkisi arasında geçen diyaloglar ise bir ilişkinin başlayabileceğinin habercisidir. Çünkü Anthony görünüşe göre Julie’nin ruh eşi olabilecek bir kişidir. Sonrasında Anthony bir sebepten dolayı Julie’nin evinde kalmak ister ve Julie de bu ricasını geri çevirmez. Evde oldukları süre zarfında aralarındaki günden güne gelişen bağlılık gözle görülebilir cinstendir. Julie aynı yatakta uyudukları zaman aralarında oyuncaklardan oluşan bir duvar örer ve aralarındaki mesafeyi onunla anlarız. Ama Anthony yurt dışına yaptığı kısa bir geziden döndüğünde o duvarın artık olmadığını, o duvarı tamamen yıktığını görürüz. Böyle tatlı bir detayla artık bir ilişkide olduklarını anlarız.

Aralarındaki temas ve diyaloglar bize kişilikleriyle ilgili çok şeyi anlatırken bir yandan da heybemizi boş bırakmaktadır. Anthony’nin aslında güvenilmemesi gereken bir adam olduğunu göstererek, ilk ters köşesini yaparak bizi şok içerisinde bırakıyor film ve devam ediyor bizi çıkmazlara sürüklemeye. Ama Julie her şeye rağmen Anthony’nin yanında olmaya devam edecek, Anthony’e güvenebileceği fikrine ikna edebilecek detayları yakalamak için her şeyi deneyecektir. Bu sırada da kendi filmini çekme sürecindedir Julie. Aslında bakarsanız bu filmin yapım süreci ile ilişkinin gidişatı oldukça paralel bir şekilde gitmekte. Bu güvensizlik, aşk, sadakat, azim ve bağlılık günden güne ikisini de, çoğunlukla da Julie’yi etkilemektedir. Bu yoğun duygu sekine, mücadelelerle dolu ateş çemberine rağmen sonuna kadar dimdik ayakta kalan güçlü karakterimiz Julie olacaktır. Her probleme rağmen filmini bitirecek ve ve filmini bitirmesiyle perde kapanacaktır.

Film öyle ters köşe yapıyor, öyle savunmasız kaldığınız bir zamanda sizi yakalıyor ki filmin sonunda hissetmeniz gereken duyguyu kestirmekte oldukça güçlük çekiyorsunuz. Savunmasız kaldığınız bir yerinizden yakalıyor diyorum çünkü ben sanmıyorum ki herhangi bir insan kendinden bir şeyler bulamasın bu filmde. Çünkü sıradan bir aşk hikayesi, klişelerle dolu bir film değil. aksine, izlemesi ve aynı zamanda kabullenmesi cesaret isteyen, düşünce dünyasını altüst edebilecek bir yapıda bu film. ‘Huzursuzluğun Filmi’ adeta. Bütün bu duyguları yaşatmakta büyük rolü olan bir diğer etken de oyunculuklar, olağanüstü güzellikte bir performans sergilediler şüphesiz. Oyunculuklar öyle güzel, senaryo öyle iyi kurgulanmış ve tasarlanmış ki kişi kendini sadece filmin izleyicisi olarak değil de, sanki o evde yaşayan 3. Bir kişi/ bir dost olarak hissediyor kendini. Zorlayıcı ama içten, kasvetli olduğu kadar sessiz, gerçek ve bir o kadar da sürreal. İzlenmeli bu film, kesinlikle izlenmeli.

“-Çok özelsin, Julie
+Öyle olduğumu sanmıyorum

-Hayır, öyle olduğunu sanmıyorsun

+Çok normal, gerçekten.

-Evet normal… normal falan değilsin, sen bir ucubesin
+Teşekkür ederim. Nasıl bir ucube olabilirim ki?

-Kırgınlığın
+Bu iyi bir şey mi?

-Sanırım biliyorsun

+Bence tamamen sıradanım

-Sen sıradan değilsin. Kaybolmuşsun. Ve sen hep kayıp kalacaksın.”

Aşkın en kusurlu hali belki de. Aşk, bağlılık ve bağımlılık. Hassas kişilikler ve hassas bedenler. Kayıp bir ruhun, yani kadının, aşka olan sonsuz sadakati, inancı. Bir heykeltıraşın en iyi eserine gösterdiği ehemmiyet misali; zarif ve naif. En çok da kırgın aslında. Ancak bu, erkeğin ruhunu serbest bırakmamasına engel olmuyor. Sessiz gözüken, ancak arkasında derin bir enkaz bırakan kayboluş… Kadın, filminin son sahnelerini çekiyor. Film bitiyor. Erkeğin ruhu kayıp, kadının ruhu daha da kayıp kalıyor. Ve gökyüzü.

Yazar Hakkında
Toplam 1 yazı
Selsebilosawa
Selsebilosawa
Yorumlar (Yorum yapılmamış)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

×

Bir Şeyler Ara