Yazgı filminin baş kahramanı Musa’ya dair bir analiz

Bu noktada nihilist bir farkındalığın yanı sıra bizi derinden rahatsız eden şey aslında Musa’nın Tanrı’dan bu denli rahat vazgeçmesi.

İnsan, insan olma merhalesine yaklaştığı oranda daha fazla yalnızlık hisseder.Ali Şeraiti’nin bu cümlesinin ışığında Yazgı filminin baş karakteri Musa’yı anlamaya çalışmak niyetindeyim. Zira bu cümle toplumdan kopmak zorunda bırakılmış her bireyin yaşadığı durumun en açık tespiti. Sanırım bu cümleler bile toplumda Musa gibi yalnızlaşmış insanların anlayabileceği cinsten olacak.
Öncelikle Demirkubuz’un yazgı filmi üzerine yazılmış eleştirileri incelediğimde doğal olarak herkes Camus ve Sartre gibi varoluşçu feylosoflardan dem vurarak aslında meseleyi bir nihilizm boyutunda anlamaya çaba göstermiş. Zaten sayın yönetmen de film içerisinde Musa karakterini tanımlarken savcının ağzıyla; üniversitede okuduğum bir roman karakterine çok benziyorsunuz, nitelemesini yaparak Camus’un yabancısını işaret etmektedir. Bununla birlikte saygıdeğer yönetmenin filmi Fransız varoluşsal düşünür krizlerinin çok ötesinde düşünsel krizleri de işaret ediyor.
Filmin örgüsünü kısaca açıklayarak işe koyulursak:
Annesiyle yaşayan Musa karakteri hukuk fakültesi son sınıfı sıkıldığı için terk etmiş ve bir gümrük yazıhanesinde rutin bir hayat sürmektedir. Bir sabah annesinin öldüğünü fark etmiş olsa da ilk başta kendisine itiraf edemediği için rutin işine devam etmiş ve kendi isteğiyle mesaiye kalmıştır. Gün içinde iş arkadaşlarına annesinin sabah kalkmadığını söylemiş ve işe devam etmiştir. Eve döndüğünde annesinin öldüğünü fark etse de hiçbir şey olmamış gibi sütlü kahvesini içip televizyon izlemeye devam etmiştir. Ertesi sabah işe gidip annesinin öldüğünü çok sakince bir şekilde patronuna söyledikten sonra benim hiç bir kabahatim yok uyarısını ekler. Ancak suratında hüzüne dair bir belirti olmasa da suçluluk ona bu uyarıyı yaptırmıştır. Bir süre sonra hayat tekrar rutine döner.
Film devam ederken Musa; patronu,patronunun eşi ve patronunun metresi arasında çapraşık bir ilişki içerisine düşüverir. Bu gizli ilişki, film ilerlerken ihanetin çok ötesinde aşağılamanın söz konusu olduğu bir katliama sebep olur. Patron kendi elleriyle evlendirdiği Musa ve Sinem’in yatağında Sinem ile birlikte olurken her şeyden haberdar olan patronun karısı, bu aşağılanmayı kabul edemeyip evi terk etmek için hazırlanır. Patron bunu engellemek için karısını kazayla öldürdükten sonra görgü tanığı olan kendi çocuklarını da öldürür. Musa bu olaydan sonra adalet sistemi tarafından baş şüpheli olarak göz altına alınır ve hiçbir suçlamaya itiraz etmez.

Patronda günah keçisi olarak Musa’yı suçlayarak mağdur rolü oynarken Musa ise ağır ceza reisi tarafından idam cezasına çarptırılır. Yıllar geçtikten sonra Patron yaptıklarının altında ezilir ve suçunu itiraf ettiği mektubu geride bırakarak intihar eder. Aklanan Musa film biterken savcıyla varoluş ve adalet üzerine bir diyaloğa girdikten sonra evine karısı Sinem’in yanına geri döner. Evde az kalsın ölümüne sebep olacak eşi Sinem ve karısının patronundan olan çocuğu ile hiç bir şey olmamış gibi sütlü kahvesini içer.Filmin sonunda bu sefer sabaha kadar karısı ile Musa sevişir ve film bir karanlıkla sona erer.

Bu örgüyü okurken yaşayacağınız sıkıntı filmi izlerken yaşayacağınız sıkıntının kısa bir özetidir aslında. Filmin içine daldığımızı varsayıp Musa’nın başına gelenler bizim başımıza geldiğinde nasıl tepki verebileceğimizi bir düşünelim. Muhtemelen bu olaylar silsilesi karşısında akıl sağlığımızı kaybedeceğimizi ve bu ihanetler karşısında herkesten ve her şeyden nefret edeceğimizi düşünürüz. Gel gelelim Musa nihilist kişiliğinin tam tersi bir biçimde sanki bir biyofilik (yaşam sevici) tipoloji gibi davranışlar sergiliyor. Ancak Musa bu tarz bir tipoloji tanımlamasıyla tanımlanamayacak denli karmaşık.

Annesinin ölümünü ilk başta reddeden, daha sonra ölümden sorumlu olmadığını savunan filmin ileri kısımlarında ise annesinin öldüğüne sevindiğini söyleyen bir karakter Musa. Musa’nın annesini sevmediğini yahut ondan nefret ettiğini düşünebilirsiniz. Oysa tam tersi rutininde olan her şeye çok bağlı Musa. Annesinin ölümünden çok kısa bir süre sonra iş yerinde çalışan Sinem’i annesinin yerine koymaya çalışmasını düşünün. Musa karakteri Sinem ile sevişmeye çalışarak aslında Oedipus karmaşası yaşıyor. Sinem Musa için ulaşmaya çalıştığı bir kadından öte aynı zamanda annesinin boşluğunu dolduracak bir figür. Fark etmez söylemlerinin altından rutini kaybetmekten delice korkan bir karakter Musa. Musa’nın filmin sonunda evine dönmesi ve sütlü kahve içmesi ise rutine bağlılığının bir kanıtı.

Film devam ederken arzularının pençesinde kaybolan patron, eşinin haberi olmasına rağmen kendi metresi Sinem’i Musa ile evlendiriyor. Hatta ihanetin boyutunu arttırarak karısına yaptığı ihanete bir yenisini ekliyor; Musa’ya olan ihaneti.
Musa ise bir öğle arasında eve geldiğinde eşini çırılçıplak bir vaziyette yataklarında uzandığı sırada birisinin banyolarında duş aldığını görür. Ancak gerçeği öğrenmek istemeyen Musa kimse fark etmeden evi terk eder. Musa, ilerleyen sahnelerde kapının önündeki ayakkabıdan duş alanın patronu olduğunu anlamasına rağmen hiçbir şey değişmemiş gibi hayatına devam eder. Bu tutum karakterimizin rutini kaybetmemeye dair ikinci belirgin çabası.Musa bu umursamaz tavırları devam ederken psikolojik yıkımlar yaşama belirtileri gösteriyor. Bir pezevenk olan kapı komşusu için silah ie adam öldürmeye teşebbüs etmesi ve bilgisayarı kurmak için gittiği patronun evinde patronunun karısını ve çocuğunu öldürmek istemesi aslında eşine ve patronuna olan nefret tepkisinin bir dışavurumu.

Sahneler devam ederken Musa, patronu tarafından iftiraya uğrayıp ağır ceza reisi tarafından idam ile hüküm giyerken kasıtlı olarak adalet makamının nasıl tecelli edeceğini bir deneye tabi tutuyor. Hukuk fakültesi okumuş biri olarak adalete ve Tanrı’ya bir inancı kalmamasını haklı çıkarırcasına eylemlerde bulunuyor. Sükutunu ikrar olarak algılayan toplum kendisinden nefret ediyor ve onu damgalayarak önce deliler hastahanesine sonra zindana tıkıyor. Musa’ya dair ellerinde bir kanıt olmamasına rağmen adalet makamları Musa’ya idam hükmünü veriyor. Görünenin aksine toplum ve onun adalet kurumu aslında Musa’nın Tanrı’ya olan inançsızlığı ve annesinin ölümüne sevinmiş olma itirafını hazmedemediği için Musa’nın varlığından tiksinmektedir. Ki zaten toplum mekanizması Musa’yı önce ötekileştirip varlığından nefret ederek onu yok etme çabasına girişiyor.

İşte bu noktada Musa yıllardır ötekileşmiş olmanın son yaptırımını tam çekecekken kimilerinin Tanrı’nın adaleti bazılarımızın ise vicdan diye tanımladığı olgu sayesinde aklanır. Patronunun intihar etmeden önceki mektubu hakikatleri açığa çıkarırken Musa kendini bu sefer savcının ağzından yeni bir toplum yargılamasının karşısında buluyor. Musa film boyunca ilk defa bu kadar kendini savunduğu bu sahnede toplumun kutsal diye itibar ettiği çıkarımlara karşı savaşıyor. Beni; annemin ölümüne sevindiğim ve karımın aldatmasına bir şey yapmadığım için öldürmeye çalıştınız, tespitiyle karşısındaki savcıyı çok doğru bir yerden yakalayan Musa iyi ve kötü arasındaki sınırların o kadar da keskin olmadığı teziyle Tanrı kavramını tümden reddetmektedir.

Musa bu çıkarımı yaptığında; ”Savcı tarafından Tanrı üzerine gerçekten çok düşündünüz mü?” sorgulamasına girmeye yelteniyor.Oysa Musa Laplace’ın Napolyon karşısında verdiği tepki gibi Tanrı’yı düşünmek benim için gereksiz söylemi ile savcının sorgulamasını başlamadan sona erdirmiştir.

Bu noktada nihilist bir farkındalığın yanı sıra bizi derinden rahatsız eden şey aslında Musa’nın Tanrı’dan bu denli rahat vazgeçmesi. Gerekçe bile öne sürmeden vazgeçmesini hazmedemeyişimiz aslında insanın varoluşundan beri yapmaya çalıştığı anlamlandırma çabasından öte gelmektedir. Gökteki yıldızlara kutsiyet atfeden Mayalar, ateşe kutsiyet atfeden Zerdüştler, öze anlam vermeye çalışan Siddhartha’dan tutun da İbrahimi peygamberlerin varlık nedeni olan sonsuz Tanrı tanımlamaları bize insanın nasıldan ziyade niçin sorusunun da peşinde koştuğunun kanıtı. İşte tam da bu sebepten Musa’nın niçini önemsemeyen tavırları; gerek içinde bulunduğu yakın çevre, gerek toplumu, gerekse savcı tarafından kabul edilememektedir.
Musa; karmaşıklaştırmaktan zevk alıp basit olan nedenleri göremiyorsunuz çünkü kendinizi tanımıyorsunuz, mesajıyla son sahneye girerken rutinine geri dönüyor. Sütlü kahvesine ve kendisini aldatan karısının koynuna…

Tarkovsky, gençler yalnızlığı kötü bir şey olarak görmeyin derken tam olarak bundan bahsediyordu. Yalnızlık size düşünüp varlığı ve var oluşunuzu keşfetmeyi sağlar. Ali Şeriati’nin dediği gibi insan olmak istiyorsanız öncelikle yalnızlığı hissetmeniz gerekmektedir. Burada ben ise yoksunluk ve yalnızlık kavramlarının farkına dair bir çıkarım yaparak yazıyı sonlandırmak istiyorum. Yalın olmaktan gelen yalnızlık bir insanın ömrü boyunca kaybetmemesi gereken bir olgudur. Yalnız gelirsiniz, yalnız yaşarsınız, yalnız ölürsünüz. Bunu reddetmenin bir anlamı yoktur. Burada yoksun olmanızı gerektiren bir durumda yoktur. Sevebiliriz, sevişebiliriz. Bir eşten, anneden, babadan, kardeşlerden, çocuklardan mahrum olmak size yalnızlığı değil yoksunluğu getirir. Yoksun olan eşya ve insan ile olan temasını kaybeder. Musa yalnız olmanın uçurumunda düşüp yoksun kalmış bir karakter. Ben ise bu bağlamda Musa’nın filmin sonundaki dik başlılığını ve rutine dönüşünü yoksun olmanın cehennemini yaşayan yalnız bir insanın reaksiyonu olarak tanımlıyorum.

Dünyanın herhangi bir yerinde yalnızlığı yaşayanlara…

Volkan BARTIK

 


 

Yazar Hakkında
Toplam 36 yazı
Volkan Bartık
Volkan Bartık
Yorumlar (Yorum yapılmamış)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

×

Bir Şeyler Ara